VUSLAT ZAMANI


Günlerce, haftalarca süren yolculuktan sonra akıncı ve arkadaşları Osmanlı’nın sınır boyundaki Cafana isminde bir köye varmışlardı. Bundan sonrası Belgrad’dı. Akıncılar bu köyde toplanıp küffar illerine  akınlar yaparlar sonra da başka bölgelere giderlerdi.

Akıncı köyün güzelliği karşısında çok etkilenmişti. Yemyeşil toprak,ucu sonu görünmeyen ağaçlar,temiz hava…Keşke burada bir ailem olsa ve bu köyde kalsam ömrümün sonuna kadar dedi kendi kendine. Aile denince yüreği depreşmiş yüzündeki tuhaf ve anlamsız gülümsemeyle Pluvia gelmişti gözünün önüne. Aklında bitmek bilmeyen sorulara yenileri eklenmişti gördüğü manzara karşısında. Acaba Pluvia yeşili, ormanı, toprağı seviyor muydu? Papatyalar, gelincikler dolu kırlarda el ele tutuşup koşmak, yorulunca da otların üzerinde uzanarak gökyüzüne bakarak hülyalara dalmak ister miydi? Ah Pluvia ah, yürek yangınım, mahsun bakışlım, güneş ışıklarının saçlarında huzura kavuştuğu,gülüşünün bir ırmağı andırdığı Pluvia, şimdi nerdeydin, ne yapıyordun?

Akıncı diğer arkadaşları gibi atının eyerini çıkardı, atın boynundaki ipi ağaca bağlayarak otların görsel bir şölen sunduğu doğa harikası içerisinde atını dinlenmeye bıraktı. Bir ağacın altında oturup ağaca yaslanmıştı ki karşısında aniden elinde asası, saçları sakalı birbirine karışmış, ellili yaşlarda bir adam beliriverdi. Adam bir gülerek bir ciddileşerek akıncının suratına bakıyordu. Adamın yaptıklarına bir türlü anlam veremeyen akıncı sen kimsin, ne yapıyorsun böyle diyerek adamı iterek kendinden uzaklaştırdı. Adam ayağa kalkıp akıncıya bakarak “Vuslatın yakın, vuslatın yakın“ diye bağırarak oradan uzaklaştı. Akıncı şaşırmıştı. Bu adam kimdi, vuslatın yakın derken ne demek istemişti? Hızır olacak değil ya diyerek güldü kendi kendine.

Akşam akıncılar köyün dışında çadırlar kurarak geceyi geçirmek için hazırlık yapıyorlardı. Köyün ileri gelenleri akıncılara yemek göndermişler, sonra da akıncıların bir ihtiyaçlarının olup olmadığını sormak için akıncıların yanlarına gelmişlerdi. Çadırlarda elliye yakın akıncı vardı. Akıncıların başında da akıncı beyi bulunmaktaydı. Köylüler doğruca akıncı beyinin çadırına doğru yöneldiler. Akıncı beyinin çadırında bir süre sohbet edip çıkmışlardı ki gelen köylüler arasındaki, gündüz yanına gelen kendisine tuhaf tuhaf bakan adamla göz göze geldi akıncı. Adam “Vuslatın yakın, vuslatın yakın akıncı“ diye tekrar yüksek sesle bağırarak köyün dışına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Akıncının o adamla ilgili merakı daha da artmıştı. Köylülere bu adam kim, vuslatın yakın demekle ne demek istedi diye heyacanla sordu. Köylüler de adamın akıncıya neden böyle bir tepki verdiğine anlam verememişlerdi. Köylülerden biri, kimine göre o bir deli kimilerine göre de o bir velidir. Vaktin birinde yaşadığı köyde bir kıza sevdalanmış ve sevdiği kız başkasıyla evlenince de yerini yurdunu terk etmiş bir süre önce de bu köye yerleşmiş, köyün hayvanlarına çobanlık yapan Hızır isminde değişik bir adamdır dedi. Akıncı adamın bu hikayesini duyduğunda gözleri doldu. Ne kadar da benziyordu deli çobanın yaşadıkları kendi hayatına. Akıncı da deli çoban gibi sevdiğine kavuşamayınca yaşadığı şehir kendine dar gelmiş ve uzaklara atmamış mıydı kendini. Bu karşılaşma, adamın hikayesi normal bir tevaffuk muydu sadece. Yoksa olacakların bir habercisi miydi?

Akıncı ateşin başında olan biteni anlamaya, vuslatın yakın sözüyle adamın ne demek istediğini düşünürken akıncılardan biri tüm akıncıları akıncı beyinin çadırına çağırdı. Bırakılan bir iki nöbetçi dışında tüm akıncılar çadırda toplanmışlardı. Akıncı beyi çok tehlikeli bir görev vereceğini, bu görev için bir kişiye ihtiyacı olduğunu söyledi. Akıncı tam da böyle bir şeyin olmasını bekliyormuş gibi yayından fırlamış bir ok misali ayağa kalktı. Ben bu göreve talibim dedi. Diğer akıncılar şaşkınlıkla akıncıya bakıyorlardı. Akıncı beyi sen burda kal diğer akıncılar çadırlarına gidebilirler dedi. Akıncı beyi akıncının tehlikeli olmasına rağmen düşünmeden göreve talip olması karşısında duygulanmış, akıncıya olan sevgisi ve saygısı bir kat daha artmıştı. Akıncı beyi akıncıya Belgrad’da  Mihail isminde zengin bir tüccar olduğunu ve bu kişinin savaşmak için Osmanlıya karşı halkını ve devletini kışkırttığını, payitahttan gelen emir üzerine bu kişinin ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. Yalnız sağ yakalandığı takdirde olayı ticari bir anlaşmazlık olarak göstermesini de ekleyerek bu zor görevde başarılar dileyip akıncıyla helalleşti ve  erkenden yola çıkmasını istedi.

Akıncı doğruca çadırına yöneldi. Yere serili çulun üzerine uzandı. İki elini başının altına koyarak yapması gereken görevi düşünmeye başladı. Görevin tehlikesi umurunda bile değildi. Onun tek korkusu Pluvia’yı bir daha görememekti. Ne kadar sevdasına karşılık alamadıysa da içinde hep bir umut vardı. Belkili başlayan cümlelerle Pluvia’nın bir gün kendisine karşılık vereceğini hayal ediyordu. Aklına birden Deli Çoban geldi. Sevdasından deli olmuş, yerini yurdunu terketmiş, kendini dağa bayıra vurarak çobanlık yapan Deli Çoban. İnsanlardan beklediği sevgiyi bulamamış ki kendini toprağa, ağaca,hayvana vermiş dedi kendi kendine.Hangi sevda mutlu sonla bitmişti ki? Ne Mecun Leyla’sına, ne Ferhat Şirin’ine, ne Kerem Aslı’sına, ne deli çoban sevdiğine, ne de akıncı güzeller güzeli Pluvia’sına. Benim sevdam da, hayat hikayem de yarın bitiyor dedi hüzünle göğe bakarak. Ne zaman göğe bakarak uzansa içinin ferahladığını hissederdi akıncı. Ama bu gece farklı gelmişti. Belki de kabullenişlerin ve teslimiyetlerin seni huzura kavuşturacak dedi içinden gelen bir ses.

Sabah erkenden yola çıkan akıncı hristiyan bir köylü kılığına girerek Belgrad’a girdi. Pazarda köyde meyve, sebzelerinin olduğunu Tüccar Miahail’e getirip satmak istediğini söyleyince onu Mihail’in bulunduğu mahalleye yönlendirdiler. Akıncı tüccar Mihail’in olduğu dükkana varınca dışarıda bulunan adamlarına bol miktarda meyve, sebzesinin olduğunu bunları Tüccar Mihail’e satmak için geldiğini tekrarladı. Adamlar akıncının içeri girmesine izin verdiler. Akıncı Tüccar Mihail’e yaklaşır yaklaşmaz elbisesinin içerisine sakladığı hançeriyle Mihail’i orada yere serdi. O sırada dışarıda bekleyen iki adamı durumu fark edince kılıçlarıyla akıncıya saldırdılar. Akıncı ağır yaralar alsa da iki adamı da haklamayı başardı. Durumu kimseye hissettirmeden şehirden ayrıldı. Şehrin dışında bıraktığı atına binerek akıncıların yanına geldi. Aldığı yaralardan çok kaybeden akıncıyı tedavi etmek için çadıra aldılar.Akıncı artık şuurunu kaybetmeye başlamıştı. Bir ara kendine geldiğinde çadırın önünde bekleyen Deli Çoban’ı gördü. Deli çoban “Vuslat zamanı geldi akıncı“ dedi hüzünlü bir ses tonuyla. Sevdalına kavuşamasan da sevdalının ismine kavuşacaksın dedi ve oradan uzaklaştı.Bir kaç dakika geçmemişti ki aniden bir gök gürlemesiyle bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Dayanılmaz acılar çeken akıncının gözünün önüne bir anda Pluvia’yı dükkanda gördüğü ilk gün geldi. Yüzünde bir tebessüm belirdi. Deli Çoban’ın ne demek istediğini nihayet anlamıştı. Yanındakilere son isteğinin dışarı çıkıp yağmurda ıslanmak olduğunu söyledi. Yanındakiler bu isteğine bir anlam veremeseler de ölmek üzere olan arkadaşlarını son isteğini kırmayıp kollarına girerek onu çadırın dışına çıkardılar. Akıncıbir şeyler anlatmak ister gibi kafasını gökyüzüne kaldırarak oracıkta son nefesini verdi. Sevdalısına kavuşamasa da sevdalısının ismiyle vuslatına ermişti artık akıncı…

medipcafanali44@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

Yazıyı Yorumla

Yorumlar / 1

  • H. A. | 11 Haziran 2020 09:26

    Gayet güzel, okunası bir öykü olmuş. Kaleminize sağlık.

YAZARIN SON 5 YAZISI
10Haz

VUSLAT ZAMANI

03Şub

Deprem Ve Sarsılan Yüreklerimiz

27Oca
21Oca
16Oca

PLUVİA