İdris Ağabey



İdris Yamantürk, sadece benim neslimin değil, milliyetçi camiada herkesin ortak değerlerinden biriydi; herkesin hürmet ve muhabbet duyduğu, sevdiği bir “ağabey” idi. Kendisini yakından tanıma fırsatı bulduğum 61 yıl boyunca, muhatabının kalbini kırdığına, incittiğine şahit olmadım. Gençlik yıllarından itibaren sosyal, siyasal ve kültürel faaliyetlerde her zaman ön planda yer aldığı milliyetçi camiada, kimseyle kavgalı olmadı; dedikodu ve hizipçilik yapmadı. Çünkü fikrî mensubiyet duygusu taşıyan her milliyetçinin, kabiliyet ve kapasitesi nispetinde yararlı olabileceğine inanırdı. Fikrini, görüşünü açıkça söyler; eleştirilerinde haksızlık yapmamaya, adil ve ölçülü olmaya özen gösterirdi. Kendisini tanıyan herkes onun bu taraflarını bilir, samimiyetine inanırdı. Bundan dolayı gerek milliyetçi camiada gerekse siyasi çevresinde, hatta iş hayatında kendisine her zaman güven duyulmuş; sorunlar olduğunda hakemlik yapması, arabulucu olması istenmiştir.

İdris Ağabey, 1926 yılında Çamlıhemşin ilçesinin Ortan köyünde, babasının beşinci karısının ilk çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babasının önceki eşleri hastalık sebebiyle vefat etmişlerdir ve onlardan da çocukları vardır. O yıllarda ülkemizin hemen her yerinde olduğu gibi, bu bölgede de bir yandan ekonomik sıkıntılar ve işsizlik diğer yandan salgın hastalıklar hayatı zorlaştırıyor; insanlar her türlü imkânsızlığa, yoksulluğa katlanarak yaşamaya çalışıyor. İdris Ağabey, nüfus kayıtlarına yanlışlıkla iki yaş küçük yazıldığından okula 9 yaşındayken başlayabiliyor. Köyünden Çamlıhemşin’deki 9 sınıflık okula gidebilmek için ayağındaki çarıkla her gün 12 km yol yürümesi gerekiyor. Henüz 11 yaşındayken üç sınıflı okuldan mezuniyet belgesi aldığı yıl, babası vefat ediyor. Yastığının altından cenazesi için çıkan beş liradan başka bir miras bırakmamıştır. Annesinin ve kız kardeşinin sorumluluklarını yüklenme durumunda kalan İdris Yamantürk için artık okuma imkânı kalmamıştır. Bu dar gününde, gümrük memuru olan üvey ağabeyi Yunus devreye girer; kardeşinin ilkokulu bitirebilmesi için tayinini Sürmene’ye yaptırır. İdris Yamantürk, Çamburnu’ndaki okula başlarken ilk defa çarık yerine ağabeyinin aldığı ayakkabıyı giyebilmenin mutluluğunu yaşar. Burada iki yıl daha okuduktan sonra, ağabeyi kardeşinin okuyabilmesi için memuriyetini Hopa’ya naklettirir. Ancak oturdukları ev, okuldan 5-6 km kadar uzaktadır. İdris Ağabey, bu durumunu mizahi bir dille “Allah bana, sen yürüyeceksin, dedi; ben de yaz kış yürüdüm.” diye anlatır. Kendisini yalnız bırakmamış olan ağabeyinin verdiği desteği, “O, benim velinimetimdir; olmasaydı okuyamazdım.” diyerek her vesileyle şükranla anmıştır.

Ortaokul son sınıfa geçtiği yıl, parasız yatılı okul imtihanına girer ve kazanır. Dört yıl sonra Erzurum Lisesinden mezun olur. Ancak bu yıllar kolay geçmemiştir Savaşa katılmasak da bu yıllarda ağır ekonomik sıkıntılar yaşanmaktadır. Devletimizin imkânları çok sınırlıdır. Öğrencilerin başlıca yiyecekleri kapuska, bamya, yeşil mercimek ve bulgur ile “bir elin iki parmağı büyüklüğünde” ekmektir. Fakat yemekler lezzetli olmasa da öğrencilerin sağlıklı kalarak okulu bitirmeleri sağlanmıştır. İdris Ağabey’in içinde bulunduğu bu zor dönemle ilgili yorumu şöyledir: “Bize o imkânları sunanlardan, devletten, milletten Allah razı olsun. Durumumuz iyi değildi ama şikâyet etmemek de gerekiyordu. O şartlar olmasaydı ben burada olamazdım, çünkü ailem beni okutabilecek durumda değildi.”

Yaz tatilinde köyüne, ailesinin çıktığı yaylaya gidebilecek yol parası bile olmadığından, sekiz-dokuz gün yürümüştür. Maddi şartların yetersiz olmasına rağmen öğretmenler de öğrenciler de sorumluklarının bilincindedir. Bundan dolayı derslerde başarı oranı yüksektir. Mezunlardan İdris Ağabey dâhil, on sekizi İTÜ’ye girmeyi başarır.

İstanbul’a gidebilmek için Ankara’dan geçmesi gerekmektedir.

Yolların durumunda dolayı Ankara’ya sekiz buçuk, oradan trenle İstanbul’a iki günde gelebilir. Kayıt işlemlerini yaptırmak için okula gittiğinde, salonda aynı maksatla gelmiş bulunan, bir ömür boyu dost olacağı Mehmet Turgut ile tanışır. 1946-47 döneminde, Elektrik Bölümünde okumaya başlarlar.

Ertesi yıl, Mehmet Turgut ile beraber Cağaloğlu’nda Türk Kültür Ocağı adında bir derneğe giderler. Burası bir iş hanının üst katında, 16 metrekarelik tek odalı, çok mütevazı küçük bir yerdir. Dernek’in üyeleri ve kurucuları, kendi yaşlarında, çeşitli fakültelerde okuyan milliyetçi öğrencilerdir. İdris Yamantürk’ün lise yıllarında fikrî bir tercihi olmamıştır; ama burada yapılan konuşmalar ve milliyetçi ortam hoşlarına gider, üye olurlar; böylece milliyetçi faaliyetlerde ve yönetimlerde yer almaya, çok defa sorumluluk üstlenmeye başlarlar.

Türkiye’de 1945 yılında “çok partili demokrasi” dönemine geçilmesi, 46 seçimlerinde DP’nin Meclis’e girmesine paralel olarak, siyasi ve sosyal ortam hızla değişmeye başladı. Partilerin yanı sıra çok sayıda dernek kuruldu. Basında ve sivil toplum kuruluşlarında siyasi, fikrî ve kültürel tartışmalar yoğunlaştı. İstanbul’da Türk milliyetçiliği düşüncesine hizmet amacıyla kurulan Türk Kütür Ocaklarının yanı sıra, aynı yönde faaliyetler düzenleyen Türk Kültür Çalışmaları Derneği, Milliyetçi Gençlik Teşkilatı da kurulmuştu ve iş birliği yapıyorlar, birbirlerine destek oluyorlardı Bu kuruluşların ortak özelliği kurucu ve yöneticilerinin çoğunun üniversite öğrencisi gençler olmasıdır.

Milliyetçilik fikri, özellikle üniversite gençliği arasında yükseliş dönemindedir. Bunun sebeplerinden biri, Sovyetler Birliği’nin Büyük Savaş’ın sonuna doğru Türkiye’ye yönelik tehditleri ve yaptığı talepleridir. Rus-Sovyet Yönetimi, Doğu Anadolu’da üç vilayetimizi istemesinin yanında, Boğazlar üzerinde hak iddia etmektedir. Bu istekler, kamuoyumuzda ve gençlik kesiminde doğal olarak büyük tepki gördü. Türk milliyetçilerinin, Rusya’nın komünizmi araç olarak kullandığı, insanlarımızın zihinlerini çelmeye, taraftar toplamaya çalıştığı, bu ideolojiyi benimseyenlerin Moskova’nın geleneksel yayılmacı politikalarının piyonu hâline geldiklerini belirten görüşlerinin doğruluğu ortaya çıktı. Diğer taraftan otoriter İnönü yönetiminin, Türk milliyetçiliğini tehlike sayıp dışlamasının, 1944’te Nihal Atsız ve Zeki Velidî Togan’ın da aralarında olduğu kırk kadar milliyetçi aydını tutuklayıp yargılamasının haksızlığı anlaşıldı.

İstanbul ve Ankara’da milliyetçi faaliyetleri yürüten İdris Yamantürk, Mehmet Turgut, Saadettin Bilgiç, Ferruh Bozbeyli, Faruk Şükran Sükan, Halûk Karamağaralı, Şadi Pehlivanoğlu, İrfan Atagün, Galip Erdem, Fethi Gemuhluoğlu, Rahmi Eray, Turgut Atasoy, Abdülhadi Toplu, Osman Yüksel Serdengeçti gibi çok sayıda üniversite öğrencisi genç, ileriki yıllarda siyasi, iktisadi ve sosyal alanlarda, fikir ve düşünce dünyamızda öne çıktılar, tanındılar. Kaliteli, bilgili ve nitelikli insanlardı. Çoğu, önemli makamlara gelerek, siyasette yükselerek ülke yönetiminde söz sahibi oldu. Bu nesil, Türkiye’ye her alanda çok hizmet etti. Ülkemizin iktisadi ve sosyal kalkınmasında, gelişmesinde 46-50 arasındaki dönemin milliyetçi neslinin büyük payı vardır. Yanlışları da elbette olmuştur ama iyi niyetliydiler. Yaptıkları görevlerde, geldikleri makamlarda ülkemize yararlı olmaya çalıştılar. Aralarından fikrî kimliklerinden uzaklaşıp yönünü değiştirenlerin sayısı fazla değildir.

İdris Yamantürk, bu neslin son temsilcisiydi. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde ülkemizde yaşanan ekonomik sıkıntılara katlanarak hayata tutunmaya çalışan Karadeniz’in yoksul bir köyünde doğmuştu. Pek çok hemşehrisi gibi normal şartlar altında, onun da direnemeyip yaşanan hayata uyması gerekiyordu. Ama o, âdeta bir “imalat hatası” oldu. Kış soğukları henüz etkisini sürdürürken topraktan başını çıkaran bir “kardelen” gibi şartlara direnmeye kalkıştı; azmi, iradesi ve nitelikleriyle bunu başardı.

İdris Ağabey’in en önemli özelliklerinden biri, milliyetçi nesiller arasında bağlantı kurabilen bir köprü işlevi yapmasıdır. Herkesle sıcak ilişkiler kurabiliyordu. Muhatabına güven veren, saygı uyandıran, herkese yardımcı olmaya çalışan çok mütevazı bir yapısı vardı; camianın “akil insanı” idi. Benim neslimle (60’lılar) sonrakiler, yani 70’liler, 80’liler, hatta 90’lılar arasında nasıl yararlı ve toparlayıcı olduğunun yakın şahidiyim. İsteseydi siyasete girer, kesinlikle bakan da olabilirdi. Ama partili kimliğiyle gönlünce hizmet veremeyeceğini bildiğinden, siyasetten uzak kaldı. Bununla beraber ülkemizin yararına olacağını düşündüğü konularda şahsi ilişkilerini kullanarak, siyasetteki arkadaşlarını etkilediği durumlar da olmuştur.

Mesela Adalet Partisinin kuruluşunda ve genel başkanlık meselesinde, Saadettin Bilgiç yakın dostu olduğu hâlde Süleyman Demirel’i tercih etti; seçilmesinde çok etkili oldu. Çünkü Türkiye söz konusu olduğunda duygularını değil aklını kullanan bir insandı. 27 Mayıs darbesinin rövanşının alınabilmesi için toplumun benimseyebileceği en uygun ismin Demirel olduğunu düşünüyordu. 69 seçimlerinden sonra AP’deki çoğu eski arkadaşı, milliyetçi milletvekilinin partilerinden ayrılmalarına engel olmaya çalıştı ama ikna edemedi. 1992’de Muhsin Yazıcıoğlu’na da benzer tavsiyeleri olmuştu.

İdris Ağabey çarık giydiği, her gün kilometrelerce yol yürüyerek okula gidebildiği yıllarını, Devlet’imizin çok sınırlı imkânlarına rağmen verdiği eğitim desteğini, mesleğine başlayıncaya kadar çektiği para sıkıntısını hiç unutmadı. “Milletimize çok şey borçluyuz, ona yararlı olmak için bütün gücümüzle çalışmalıyız.” diyor; bunu bir ahlaki görev olarak benimsiyor ve yerine getiriyordu. Şirketini kurduktan sonra 12 yıl hiç tatil yapmadı, haftanın yedi günü, günde en az 12 saat çalıştı. İşine çok az bir sermayeyle başladığından, bu noksanlığı böylelikle telafi ediyordu. Eşi Türkan Hanım’la her bakımdan uyuşuyorlardı, örnek bir Türk ailesiydiler. Lüksten, gösterişten uzak, mütevazı bir hayat yaşadılar.

Devlet’teki görevinden ayrılıp hiçbir güvencesi bulunmayan özel girişimine başlarken muhterem eşi Türkan Hanımefendi’ye başarısız olması durumunda tekrar Devlet’e dönmeyi düşünmediğini, ancak bakkallık yapabileceğini söylediğinde aldığı cevap, ailece benimsedikleri temel ilkenin, hayat felsefelerinin veciz bir ifadesidir: “Ben her şeye katlanırım, yeter ki sen ne yaparsan yap evimize haram sokma ve şeref ve haysiyetinden asla taviz verme.”

İdris Yamantürk, iş hayatında çok başarılı oldu; kurduğu şirket uzun yıllardır Türkiye’nin en üst sıralarında yer alıyor. Ama imkân sahibi olması, bazılarında olduğu gibi duruşunu, ahlaki ilkelerini, fikrî yapısını değiştirmedi; hafıza kaybı yaşamadı. Türk Kültür Ocağında benimsediği çizgisini titizlikle korudu. Türk Ocağı, onun kendi ifadesiyle “Açıp nefes aldığı bir penceredir, oksijen kaynağıdır.” Her fırsatta toplantılarına katılırdı, haftalık Ocakbaşı Sohbetleri’nin müdavimiydi.

1959 yılında, Türk Ocağı Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi sıfatıyla tanıdığım İdris Ağabey, hayatı boyunca parasının esareti altına girmedi. İmkânlarını daima fikrine hizmet, muhtaçlara yardım ve eğitime destek amacıyla kullandı. Çok sayıda okul yaptı, binlerce öğrenciye destek verdi. 1960’tan günümüze kadar İdris Yamantürk’ün maddi desteğini almayan hemen hemen hiçbir milliyetçi kuruluş ve neşriyat olmamıştır. Bu yardımlarının tümünü karşılık beklemeden yapmıştır.

Tam manasıyla millî hizmet çınarı olarak yaşayan, ömrü boyunca yüreğindeki Türklüğe ve Türk milliyetçiliği fikrine hizmet heyecanı hiç azalmayan İdris Ağabey, dünyamızdaki yolculuğunu tamamlayarak ebedî âleme, Hakk’a yürüdü. Menzili mübarek, makamı ali, yaptığı hizmetler, iyilikler ve yardımlar, hayır ve hasenatı mağfiretine vesile olsun ve inşallah mekânı cennet olsun.


Bu Yazı ilk olarak Türk Ocakları Genel Merkezi Web Sayfasında yayınlanmıştır.

nurigurgur@hotmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!