Acelem var, Azerbaycan Türkünü Yazmazsam Kanım Kurur!


Yazmaya başlarken haftada bir okuyucularımla beraber olacağıma dair ahdim vardı. Öyle de yapmaya çalıştım. Çünkü sitemizin haberlerini ve diğer yazarları okuma niyetinde olanları meşgul etmeme gibi bir yükümlülük taşıyorum. Ama ben önümüzdeki haftanın hakkını şimdiden kullanmak zorundayım. Zira son iki gündür Türkiye’yi de yakından ilgilendiren Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ çatışmasını pas geçemezdim. Çünkü Azerbaycan’a dair yaşadığım ve tanık olduğum tarihi bir hadiseyi köşeme taşıma mecburiyetim hâsıl oldu. Dikkat buyurulursa; ‘savaş’ değil ‘çatışma’ diyorum. Zira bu hadiseyi bir ‘terörle mücadele’ operasyonu olarak telakki ediyorum ben... Yani bir bakıma Ermenistan’ın vesayetinde Karabağ’da estirilen işgal terörü! Diğer bir ifadeyle teröristlerle savaş olmaz, mücadele edilir, yani çatışılır! Ayrıca şu hatırlatmayı da yapmak zorundayım; Azerbaycan mevzu bahis olunca ‘Azeri’ ifadesini kullananların dilini eşek arısı soksun! Yahu o kardeşlerimiz; “Biz Azeri değiliz, ‘Azerbaycan Türküyüzdiyerek haykırmıyorlar mı zaten? Bilinmelidir ki bu tasnif zamanın komünist Rusya’sının Türk ilini bozmak için coğrafya tanımlamasından hareketle 200 milyonluk Türk nüfusundan yeni milletler, uyruklar yaratma oyunun bir parçasıydı!

 

***

 

Şimdi gelelim mevzuya. Yıl 1982. Almanya’da işçi ailesi olarak mukimim. Gazetecilik mesleğini fiili olarak icra ediyorum ve ‘Günümüz’ adlı haftalık bir yerel Türk gazetesi çıkarıyorum. Aynı zamanda ‘Tercüman Gazetesi’nin Baden-Würtemberg muhabiriyim. Merkezi Frankfurt’ta bulunan gazetenin genel yayın yönetmeni aralıklarla bizden haberin yanı sıra röportajlar da istiyor. Fabrikadaki işimden fırsat buldukça haber arayışı içerisindeyim. Bulunduğumuz bölgedeki Türk Derneği benim için önemli bir haber kaynağıydı. Türkler ile ilgili nelerin olup bittiğini takip edebilmek için aralıklarla buraya uğruyor, haber koklamaya çalışıyordum.

 

***

Bir hafta sonu yine derneğe uğradım. Ocaktan çay aldım ve tek başına oturan yaşlı bir amcanın masasına iliştim. Yanına oturmak için müsaade istedim. ‘Buyur’ dedi. Biraz sohbet etmek istedim. Lakin beden dili ile buna pek niyeti yok gibiydi. Bozuk bir Türkçesi vardı ve Türk olduğu şüpheliydi! Bir müddet sonra masadan ayrıldı. Hesabını ödedi ve gitti… Derneğe Türklerden başka kimse gelmezdi. Bu durum dikkatimi çektiği için ocakta bulunan çaycıya; ‘kimdir bu amaca, neyin nesidir?’ diye sual ettim. ‘Azeri Türküdür. Arada bir gelir çay içer gider. Çoğu zaman da Türkiye’ye ateş püskürür, atar tutar... Hele İnönü lafını duymaya hiç tahammülü yoktur. Kıt Türkçesiyle küfür eder durur’ dedi. Merakım daha da artmıştı! ‘Kars, Iğdır veya Erzurum yöresi Azerlerinden mi?’ diye sordum. ‘Hayır, Azerbaycan’dan galiba’ dedi. Anlam verememiştim. Çünkü o tarihlerde Sovyet Bloku içerisinde yer alan bir coğrafyadan, hele Azerbaycan’dan Almanya’da yaşayan birine rastlamak mümkün değildi. Türk vatandaşı olmadığı her halinden belli olan, Türkiye hakkında iyi şeyler söylemeyen, bu yarım yamalak Türkçe konuşan kişinin izini sürmeliydim. Buradan haber çıkarır, hatta röportaj dahi yapabilirdim!

 

***

Birkaç gün sonra dernekten aldığım adresle ziyaretine gittim. Kapıyı kendisi açtı. Beni tanımıştı. İçeriye buyur etti. Ürkek ve çekingendi. Geliş sebebimi sordu. Gazeteci olduğumu ve kendisiyle sohbet etmek istediğimi söyledim. Bunu duyunca daha itidalli davranmaya başladı. İzni ve müsaadesi olmadan hiç bir şeyi kayıt atına almayacağımı taahhüt edince rahatladı. Evde (eşi olan) yaşlı bir Almanla birlikte yaşıyordu. İki çocuğu olduğunu, ancak yuvadan uçtuklarını, artık birlikte yaşamadıklarını derin bir ah çekerek anlattı. Yüzüne baktım ve ‘hikâyeni dinlemek isterim. Bana biraz Azerbaycan’ı anlatır mısın emmi?’ dedim. Yutkundu ve gözlerinden yaş süzülmeye başladı. ‘Korkirem, sen KGB jurnalı değilsin emi? derken titriyordu. ‘Bu korku niye?’ dedim. ‘35 yıl keçti, lakin hala peşimdedirler deyip endişe edirem’ dedi ve başladı hikâyesini anlatmaya.

 

***

Kızılordu’da askeriz. Hiteler Almanya’sına karşı cephedeyiz. Türk kökenliler fırsat buldukça kaçıp Alman saflarına geçiyordu. Özümüzü, benliğimizi bizden alan Sovyetlere karşı bizler de kin duyuyorduk. ‘Düşmanımızın düşmanı dostumuzdur’ diyerek Azeri Türkleri de bu akımın bir parçası olmak zorundaydı. Ben de kaçtım. Almanlarla birlikte Rusya’ya karşı ben de cenk ettim. Ama Almanya kaybetti! Bizler de ortada kaldık. Azerbaycan’a dönemezdik artık. Bu ölüm demekti! Almanya’da da kalmazdık. Çünkü KGB iz sürerek temizlik operasyonu yapıyordu. Korkudan gruplar halinde Almanya’nın muhtelif yerlerine dağıldık. Bulunduğumuz bölgelerde dernekler kurarak bir araya gelip çözüm yolları aramaya koyulduk. O ahval içerisinde Türkiye’ye iltica etmek bizim için son çareydi! Berlin derneğimiz bu durumda olanların isimlerinin Türk Büyükelçiliğine verildiğini ve yakın zamanda Türkiye Cumhuriyetinin bizleri mülteci olarak kabul edeceğini bildirmişti. Umutla beklerken isim listesini Türkiye’ye götüren temsilcinin Yugoslavya’da öldürüldüğü haberi ulaştı. Daha sonra son bir çabayla tekrar Türkiye ile irtibat kuruldu. Türk sefirine; “KGB ajanları bizleri biri bir öldürüyor, Türk’üz, lütfen bize sahip çıkın!” çığlığı atıyorduk. Bu feryatlarımız Türkiye’ye ulaşmasına rağmen İnönü hükümeti tarafından iltica mübadelesini gerekçe gösterilerek talebimiz reddedildi. Açıkçası sahipsiz, öylece ortada kalmıştık. Artık başımızın çaresine bakmalıydık. Yıllarca Azerbaycan Türkü olduğumu gizledim, küçük bir köye yerleştim ve evlendim. İki çocuğum oldu. Ancak onları Türk gibi yetiştiremedim, ona yanarım. Bir de toprağımı, anamı özledim. Öldüler mi, kaldılar mı bilmem? Lakin BAKI (Bakü) toprağı burnumda tüter…’ Bana daha sonra ‘Çalışan Avrupa Gazeteciler’ ödülünü getirecek olan bu söyleşiyi, kendisinden aldığım belgelerle röportaja dönüştürerek yayınlattım.

 

***

Bu yaşanan gerçek hikâye bana hep ‘Boraltan Köprüsü’ hadisesini hatırlatır. Hatırlatmakla da kalmaz yüreğime hançer gibi saplanır! Kim bilir daha kaç hikâye vardır o dönemlere dair, daha kaç vuslat yitip girmiştir? Bu nedenle çoğu zaman ahh eder, öz vatanda parya olmanın acısını içimde hissederim hep… Turan ülküsünün o ‘Kızıl Elma’ repliğini boşuna yıllarca dilimize dolamadık! Ha Rusya, ha Ermenistan, ha Yunanistan, ne fark eder ki? Onlar için Türkiye’de bir, Azerbaycan da! Merak edenlere ‘Boralatan’ katliamının detaylarını internetten bulup izlerini süremeye davet ederim. Benim kısaca özetlediğim bu muadil hadiseyi dile getirmemin sebebi ise yıllar geçse de aynı zihniyetin değişmediğine atıfta bulunmaktı! Kimse alınmasını üstüne, şu genel başkan yardımcısı Ünal Çeviköz’edir mesajım! Vicdanınız kurusun emi!

yagbasan23@hotmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

Yazıyı Yorumla

Yorumlar / 2

  • Turan | 30 Eylül 2020 12:08

    Siz her gün yazın biz her gün okuyalım. İçimiz sızladı, gözlerimiz doldu. Yüreğinize, kaleminize sağlık...

  • Abdullah AYDOĞMUŞ | 30 Eylül 2020 10:57

    Zihniyet aynı değişmeden devam ediyor

YAZARIN SON 5 YAZISI
15Mar

Babam ve Yusuf Polatoğlu…

09Oca
01Oca

Şehirdeki iade-i itibar…

25Ara

Yâd Edilebilmek.

17Ara

Anneler ve Evlatları