Yerlilik ve Millilik Üzerine - Şakir ALBAYRAK Eğitimci&Yazar

Yerlilik ve Millilik Üzerine


Bilinir ki Sezar, Bir toplantısında, anadili dışından bir kelime sarf eder. Toplananların biri de  “Haşmetmeab. Bu kelimeniz Rumca değil.” der. Muhtemelen Sezar ve benzerlerinin idarî, kanunî ve icraî konularda dedikleri doğru kabul ediliyor. BU mümkün zira o konular Sezar’ın hâkim olduğu konular. Dile gelince Sezar yokken de dil vardı. Sezar’ın belirlediği kaidelere göre yaşamıyordu. Diln yaşaması için konulan kaideler, beşer üstü özellikler taşır. Beli bu yüzden, dil bilginlerinin bir kısmı dili canlı bir varlık olarak nitelerler. Misalini de çok ikna edici olmak sadedinde, En güzel otomobilinizden yolun kenarında inip onu uçurumdan aşağı itmenize itiraz etmez. Gâh tekerler üstünde gâh yuvarlanarak dibe vurur. Aynı usulle atınızdan inip onu uçurumdan itmeye kalkarsanız asala başaramazsınız zira at, canlıdır. İstenilen her yere sürülemez. Dili, buna benzeterek canlılığını açıklarlar. Tıpkı at misalinde olduğu gibi dil,  ileri geri itilecek bir varlık değildir zira o canlıdır. Kendi yolu ve yönü vardır. Bu kısım böyle.

Diğer yayım organları asosyalmiş gibi onları ayrı tutarak bazı yayım organlarına “Sosyal medya” adı takıldı. İşte bu sosyal denilen medyanın dili, anlaşılmaz bir anlatım bozukluğuna doğru mütemadiye koşuyor. Hızı da kesilmiyor. Bu yetmiyor gibi bazı kullanıcılar, güzel ve anlamlı buldukları kısa cümleleri yaymayı(paylaşmayı değil, paylaşınca tamamı adrese ulaşmaz) marifet sayıyorlar. Aslında marifettir de. Marifet olmayan kısa cümlelerin sahiplerinin ecnebi oluşudur. Mübalağaya sarılınca 10000 yıllık tarihimizden söz ederiz. Bunca zaman içinde, kısa söz söyleyecek bir ceddimiz yok mudur? 

Binlercesi vardır elbet. Biz o insanların sayılarının çok olduğundan mütevellit, aralarından birini seçmekte zorlanıyoruz ve de seçemiyoruz. Bu yazımda, dil yapısından bahsetmeyeceğim.11. yüzyılda Türkçeye kazandırılan Kutadgu Bilig’den istenildiğinde yayımlanabilecek kısa cümleler yazacağım.

1-Her şeyden önce Kadir ve bir olan tanrı gelir.   2- Sonsuz hamt ve sena da onadır. 3- Herkese saymadan rızkını verir. 4-Herkese yedirir fakat kendi yemez.5-Kişi ne kadar bilgili ve akıllı olursa olsun kendini içkiye verirse işini bozar. 6-Kaba söze yumuşak cevap vermeli, acı sözlere de tatlı sözle karşılık vermeli.7-Cefa edene karşı vefa göstermeyi sürdür; yiğit olan vefa gösterir; kötülerse cefa eder. 8-Kendin de sözün de iyi olsa bile, insanlar arasında, kendini kötü bil,  kendini. 9-İnsan esenlik bulup ta ömrünü boşa harcarsa ey kardeş, bu, çok çirkin bir yaşam olur. 
10- beyitlik kitaptan birkaç tanesini, sıra numaralarından sonra yazdım. 11-Kitabı okumak bir zevk ancak daha zevkli olması için dil, sadeleştirilirken aslından fazla uzaklaşılmamalıdır.

Kullanıcıların, vecize ve atasözlerimizi tercih etmeyip ecnebileri tercih etmeleri, behemehâl, resmen üstümüze çullandırılan yabancı kültür istilasının ve yabancı hayranlığının, yabancıların her şeyi bizden daha iyi bildiğine inandırılmamızın sonucudur. Bu yanlış algının sonucudur ki kendimize ait tarihi ciddi bir disiplinle okumayı önemsemiyoruz. Bazı Atasözlerini buraya koymanın faydasına inanmaktayım.
1-Adamak kolay, ödemek güçtür. Bir adağımı halen ödeyemediğimden anlamını daha iyi biliyorum
2-Yemeğin buğusunu satan paranın sesini alır.3- Sen kazan da düşmana kalsın.
4-Kuzguna yavrusu anka görünür.5- Doğru söz yemin istemez.
6- Duvarı nem, yiğidi gam yıkar. 7- Hayvanın alacası dışında, insanın alacası içindedir.  
8-Sabırda sarı altın vardır.9-Yere düşmekle cevher, sakıt olmaz kadr u kıymetten
10-Su uyur, düşman uyumaz.

Bana ait iki vecizeyi de ekleyeyim.1- Ölümü göze alamayanlar, yaşama imkânından mahrum kalırlar.( vatan savunması sadedinde)2- Sükûnet edebin süsüdür. (Yüksek terbiye.)
Ziya Paşa ile Namık Kemal’in birbirlerine hücumuna sebep, Harabat ve Tahrib-i Harabat meselesinin tesiri olsa gerek Yahya Kemal Beyatlı,” Ne harabiyim ne harabati, kökü mazide olan atiyim.” demiştir. 

Ziya Paşa’nın Harabat’ında, Nefi için”Vanlıldır.” kaydına karşılık Namık Kemal, Ziya Paşa’ya, şöyle seslenir: Ey vakıf-ı her diyar-ı Rum’un/ Bir adı da Van mıdır Erzurum’un?

Kullandığımız dil kadar malzememiz de yerli ve millî olmak zorundadır. Yahya Kemal’in dediği gibi anamızın ak sütü gibi olan  dilimiz,(Türkçe’miz) kesinlikle ihmal edilmemelidir zira dil canlı varlıktır, bakımı yapılırsa gelişir serpilir. Bu arada modern manada, Türkçe’nin resmi dil kabul edilmesi, 1876 Anayasa’sının 15. maddesi şümulündedir. Cumhuriyet dönemine ait zannedilen bilgi yanlıştır. Osmanlı aleyhtarlığının bir garip sonucudur. Bilinmelidir ki Osmanlı da evveli de Cumhuriyet de Türk milletinin öz varlığıdır. Devredilemez,  kiraya verilemez ve satılamaz. Sen kendine sahip olmazsan kimse sahip olmaz. Bağına bağban olursan yeşillikleri solmaz.
Keşke idrak edebilsek. Edemiyoruz , ettirilmiyoruz, binlerce oka hedef durumdayız zira bize ait olanları küçümsemekten ecnebininkini büyüksemekten, bu çirkin yükü taşımaktan kurtulabilmiş değiliz. Tamamlanmadığına inanmaktan çekinmediğim en yakın tarihimizdeki doğru bilgi kırıntılarından bile haberimiz maalesef yok.

Buna misal olsun diye şu cümleleri eklemem lazım. Röntgen ışınını 1895’te, kazara tespit eden Röntgen’den sonra, 1897 yılında gerçekleşen Türk- Yunan savaşının yaralı gazilerinin tedavisi için röntgen cihazını icad edip yaralıların kırık-çıkık kemiklerinin, bedene saplanmış kurşun ve şarapnel parçalarının yerlerini tespit edip Boyabatlı Mehmet’ten başlayarak tedavisini gerçekleştiren Yüzbaşı Dr. Esad Feyzinin esamisi okunmaz iken 1901 yılında, bulduğu x ışınının tıbbi deneyini yapmayan Conrad Wilhelm Röntgen’e (27 Mart 1845, Remscheid - 10 Şubat 1923, Münih) Nobel ödülü verilmiştir. Esad Feyzi’yi  (1874- 1901) bilmiyorlar mıydı? Hiç sanmam.1897 ‘de Alman Tıb heyeti İstanbul’a gelerek Esad Feyzi’nin yaptığı tıbbî çalışmaları 1. saydığımızda, 2. çalışmayı yapmıştı. Birçok meseleyi araştırmadığımızdan, bilgi sahibi olamıyoruz. Neden?

Bir yazar, 1940’tan önceki son 10 yıl, İstanbul’un fethinin kutlama törenlerinin yapılmadığına dair gazete haberinin fotoğrafını yayımlamıştı. Ben de onu bir arkadaşıma bildirmiştim.   Arkadaşım da o fotoğrafı yayımlayan yazarın tarihçi olmadığını söylemişti. Kendi insanımıza itibar etmiyoruz hatta yok sayıyoruz.

Dedemin Kafkas gazisi olduğunu söylediğim zaman tarihçi olmadığımdan bu bilgim yalan ve itibarsız mı sayılmalı? Tarihçilerin bildirdikleri, hatıratların müşterek şahitliği değil mi? Zamanı yazan özel tarihçiler belki halen yoktur. Vakanüvislerin yazdığı dönemler de var hatta son vakanüvis Abdurrahman şeref Efendi’dir.   Var da onların yazdıklarına, iktidar yanlısı olmaları ihtimaline karşı şüpheyle bakılıyor. Şüphe, doğruyu bulmaya yardımcıdır ama inkâr sınırını mütecaviz olmamalıdır.
 

[email protected]

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
15Ağs

Ne Kadar Özensek Kifayetsizdir.

08Ağs
24Tem

Yerlilik ve Millilik Üzerine

12Tem

Bilimsellik Üzerine...

27Haz